Kuşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2015 Pazartesi

Kırlangıç

Eski Türkçe'deki karlıgaç veya kargılaç kelimelerinden değişerek gelmiş.

Kuşlar

26 Nisan 2014 Cumartesi

Kartal

Eski Türkçe’den geliyor ancak kökeni bilinmiyor. Koyu renkli olması ve kara kelimesi ilişkilendirilerek türetilmiş olabilir. Zira, İngilizce’deki karşılığı olan Eagle (bir çok Latin kökenli dilde de bu kelimeye benziyor) kelimesi Latince’de “koyu renkli” anlaına gelen aquila” kelimesinden geliyor. 

Kumru

Arapça aynı hayvana verilen Kumri isminden geliyor.


Aşıklara “çifte kumrular” denmesinin sebebi ise, kumruların hep çift olarak vakit geçirmeleri ve tek eşli olmaları.

Kumru sandviçe bu ismin verilmesinin sebebi ise, bu sandviçin vatanı olan İzmir'de simit hamurundan yapılan ekmeğin kumruya benzemesinden kaynaklı.

Kuşlar

Akbaba

Beyaz kafası sebebiyle bu kuşa bu isim veirlmiş, ak ve baba kelimeleri is Türkçe kökenli.


Akbabalar, ölmüş hayvanların cesetlerini yedikleri için, ölüme yakın olan insanların da etrafında dolandıkları düşünülür ve bir çok kişiye ölümü çağrıştırır.

Leşçil Akbabalar eski Mısırlılar tarafından mukaddes sayılırmış. Bugün de Hindistan’da Zerdüştler, Akbabayı “göklerin kutsal kuşu” olarak kabul eder. Ölülerinin vücudunu günahlara bulaşmış kabul ettiklerinden, Akbabaların yemesi için yüksek dağ doruklarına bırakırlar.

Serçe

Eski  Türkçe’de aynı kuşa verişen Seçe kelimesinden geliyor.

Baykuş

Eski Türkçe’de de baykuş. İlk kullanımı olan Mavıkkuş kelimesinden geldiği, Mavık kelimesinin se kuşun çıkardığı sesten yansıdığı düşünüşüyor. 

İngilizce’deki karşılığı olan “Owl” ve Almanca’daki karşılığı olan “Uhu” kelimeleri bu hayvanın çıkardığı sesin yansımasıyla oluşmuş.  Bir çok dilde de bu yansıma görülmekte. 



Baykuş ve özellikle ötüşü bir çok kültürde uğursuz kabul edilir. Aslında baykuşun ötüşünün bu şekilde değerlendirilmesi onun olağanüstü fiziksel yeteneklerinden dolayıdır. Tarihte çoğu zaman şeytanın ve ölümün habercisi olarak görülmüştür.

Tarihte baykuşu uğurlu ve kötü ruhlara karşı bir korunma sembolü olarak gören kültürler de olmuştur ama nedense günümüze bu mükemmel kuş hakkındaki olumsuz inanışlar daha fazla ulaşmıştır. Günümüzde bile hala baykuşun üç kez arka arkaya ötüşünün, bir evin çatısına konmasının veya çevresinde üç kez dolanarak uçmasının o evdekilere uğursuzluk, hatta ölüm getireceğine inananlar vardır.

Baykuşun insanları olumsuz yönde etkileyen üç özelliği vardır: Geceleri dolaşması, son derece sessiz uçması ve insan çığlığını andıran ötüşü, insanlar her zaman geceden ve karanlıktan korkmuşlardır. Diğer birçok canlı türüne göre insanların gece görüş yetenekleri sınırlıdır. Gece yaşayan canlılar ve duydukları sesler onlardaki bilinmeyene karşı olan korkuyu daha da arttırır. Baykuşların kanatlarındaki telekler kadife gibi yumuşacık tüylerle kaplı olduğundan uçarken kartal, atmaca gibi sesler çıkartmazlar. Canlılar ancak çok yakınlarına geldiğinde onun farkına varırlar. Bu da her an, her yerde ortaya çıkabilecekmiş duygusuyla insanlarda huzursuzluk yaratır.

Baykuşlarla ilgili uğursuzluk inanışlarında her zaman şeytan ve ölüm vardır. Babilliler gecenin sessizliğinde çığlık atar gibi öten baykuşun sesinin, çocuğunu doğururken ölen bir annenin çığlıklarını yansıttığına inanıyorlardı. Eski Mısırlılar'da da baykuş ölüm kuşu olarak nitelendiriliyordu. Tarihi kalıntılardaki hiyeroglif kabartmalarda baykuş hep karanlığı, sessizliği ve ölümü temsil eden bir sembol olarak görülür.

Eski Yunanlılar'da ise tam tersine baykuş gecelerin, savaşın, akıllılığın ve sanatın Tanrısı Athena'nın sembolü olarak kabul edildi. Yunanlılar baykuşların onları koruduklarına, gece görüş özelliklerinin Tanrılar tarafından verilmiş olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle tapınaklarının her tarafında bol miktarda baykuş yaşıyordu. İnanışlarına göre savaşa hazırlanan bir ordunun üstünden uçan baykuş gelecek zaferin habercisiydi.

Yunanlılar baykuşun bilge bakışlarından o kadar etkilendiler ki MÖ altıncı yüzyılın sonundan birinci yüzyıla kadar Atina'da bastırılan paraların arka yüzünde baykuş amblemi yer aldı.

Yüzyıllar sonra Avrupa, Asya ve Afrika'nın birçok bölgelerine yayılmış olan Romalılar baykuş hakkında Babilliler ve Mısırlılar zamanında kalan görüşleri benimsediler ve kuşu bir uğursuzluk sembolü olarak kabul ettiler. Hatta daha da ileri giderek uğursuzluğu savuşturmak için yakaladıkları baykuşları yakmaya, küllerini nehirlere savurmaya başladılar.

Romalılara göre baykuş ölüler diyarından geliyordu ve yakın bir ölümün habercisiydi. Sezar öldürülmeden az önce de baykuşların haykırışları duyulmuştu. Romalılar Avrupa'nın orta kesimlerine yayıldıkça kendi düşünce ve kültürlerini de beraberlerinde taşıdılar. Aslında taşıdıkları daha önce etkilenip benimsedikleri Babil ve Mısır kültürlerinin kalıntılarıydı.

Baykuş’un peygamberlerden Hz. Süleyman ile de bir hikayesi var:

“ Süleyman aleyhisselam bütün hayvanlarla konuşurdu. Bu onun mucizelerinden biriydi. Gökte tahtı ile gezerdi. Bir gün baykuş Süleyman aleyhisselama selam verdi. Süleyman aleyhisselam selamını alıp ona sordu ki:
 - Niçin buğday yemezsin?
- Adem aleyhisselam onun yüzünden Cennetten çıktığı için. 
- Niçin su içmezsin? 
- Nuh aleyhisselamın kavmi suda boğulduğu için. 
- Niçin hep harabelerde bulunursun? 
- Harabeler Allahü tealanın mirasıdır. 
- Niçin evlerde ötersin? 
- İnsanları ikaz için. Önlerinde şiddetli tehlikeler varken nasıl gafletle uyurlar. Böylesine yazıklar olsun! 
- Gündüzleri niçin çıkmazsın? 
- İnsanlar bana zarar verebilirler. 
- Öterken ne dersin? 
- Tesbih okur bir de "Ey gafiller, çıkacağınız uzun sefer için azık hazırlayın!" derim.
- Ey baykuş, insanlar seni uğursuz sayarlar. Halbuki senin kadar insana merhamet eden ve nasihatte bulunan yokmuş.”


Geç yatıp geç kalkma özelliğine de, Baykuşlar da aynı şekilde uyudukları için, Baykuş uykusu deniyormuş.

Kuşlar

Pelikan

Fransızca’da bu kuşa Pélican ismi veriliyor ve dilimize de Fransızca’dan geçiyor. Fransozca’ya ise Latince’de balta gagalı anlamına gelen Pelecanus kelimesinden geliyor. Pelek Latince’de “Balta , sivri uçlu alet” demek ve bu kelimenin de Akadca’da balta anlamına gelen pilaqqu ve Sümerce’de aynı anlama gelen Balak sözcüğünden türemiş.

Kuşlar

Albatros

Portekizce’de bu kışa verilen Alcatras ismi Farsça’ya, oradan da Türkçe’ye Albatros olarak geçmiş. 

Flamingo

Portekizce’de (muhtemelen renginden dolayı) “ateş kuşu” anlamına gelen Flamengo kelimesi Flamingo olarak İngilizce’ye ve oradan da Türkçe’ye geçmiş.

Tavus Kuşu


Arapça’da bu kuşa verilen tâwus kelimesinden gelmektedir. Bu kelimenin Yunanca’daki karşılığı da Taos ve o da Arapça’dan gelmekte.

Tavus kuşu bir çok din ve kültürde kutsal bir değere sahip.

Tavuskuşu, Antik Yunanistan'da tanrıça Hera'nın simgesidir. Tanrıçaya hizmet eden çok gözlü dev ArgosHermes tarafından öldürülünce, tanrıça devin gözlerini tavuskuşunun kuyruğuna serper.

Yezidilik inancında Tanrı Azda tarafından yaratılan, kendisine evreni ve insanları yaratma görevi verilen Melek-Tanrının simgesidir. Yezidi inancında Melek Tavus, insanları yarattıktan sonra kendi yarattığı insanlar önünde eğilmemiş ancak bu Tanrı Azda tarafından farklı yorumlanarak kibirli olduğu sanılmıştır.
Yezidilik'ten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun, yaratıcı tarafından sınanmış ispatıdır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilik'te tanrı, dünyanın sadece yaratıcısıdır ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Melek Tavus bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. "Melek Tavus" olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan tanrıya ibadet ederek onun gönlünü kazanmak gerekmez. İbadetin, içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda diğer şeytan olarak adlandırılan tinsel güç yezidilik inancında Azda'nın devamlılığı ve işlevsel yönüdür. Zıtlıkların kaynağı ve aynı zamanda zıtlıkların ortadan kalktığı isim aslında Melek Tavus'tur.
Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. Yeniden doğuşa, şekil değiştirmeye inanılır. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya, cennete de cehenneme de dönüşebilir. Cehennem insanın içinde kontrol edilmesi gereken ateştir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.
Yezidiler Melek Tavus'a ibadet ederler. Yezidi inancından kötü bir melek değil, yanlış anlaşılmış ve sonradan affedilmiş iyi bir melektir.
İslam inancında tavus kuşu, bolluk, mutluluk, refah gibi iyi kavramlarla özdeşleşmiştir.

Turna

Turna adının Japonca’dan türediği tahmin ediliyor. Japonca’da turu, turna anlamına geliyor. Bu kelimenin tu (dizi, takip) ve ryudo’dan gelen ru (akmak) kelimelerinin birleşiminden türediği düşünülüyor. Ses benzeşmesi nedeniyle turna adı Azerice durma, Türkmence durna, Kazakça tırna ve Kırgızca, Özbekçe ve Uygur Türkçesi’nde de turna olarak kullanılıyor.

Anadolu’da yaygın bir inanışa göre turnalar uğur, bereket, mutluluk ve refahın simgesi olan kutsal hayvanlar sayıldığı gibi, saflığın, temizliğin,dürüstlüğün, vefanın, sadakatın, sabrın, sevginin, onurun, özgürlüğün de simgesidirler. Bu nedenle insanlar genelde onlara ilişmez, yuvalarını bozmaz ve de kanını dökmez. Anadolu’da turna avlandığı taktirde avcısına felaketler getireceğinin inancı yaygındır ya da turnaların konduğu tarlaya bereket getirdiğine inanılır.

Turnalar güzellikleriyle binlerce yıldır baş tacı edilmiş. Mısır mezarlarında, Rus şarkılarında, Amerikan yerlilerinin totemlerinde, Avustralya yerli danslarında, Yunan ve Roma mitlerinden tutunda hemen hemen her kültürde karşımıza çıkıyor.
Geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerde yer edinmiş olan turna,  Anadolu’da manilerde, türkülerde, giyim kuşam, halı, kilim ve oya motifilerinde kullanmıştır.
Uğur getirmesi için gelinlerin başına turna teli (tüyü) takılır. Aynı zamanda genç kızların güzelliğini anlatmak için bir simge olarak da kullanılıyor. Onların simgesel görüntüleri içerisinde, birçok imgesel anlam da ortaya çıkmaktadır. Bu imgelerin her birinin ayrı ayrı çözümlenmesi ile turnaların Anadolu kültürü içerisindeki somut değerleri daha da anlaşılmış olur.

Bazı söylencelere göre, turnalar tek eşlidir ve bazen yüz yıla kadar yaşadıkları söylenen turnalar eğer eşleri ölürse bir daha asla eşleşmezler. Turnalar, sevgide bağlılık, dostlukta sebat ve sadâkat anlamını târif edebileceğimiz vefanın en güzel örneklerini teşkil ve temsil ederler. Bir diğer bilgiye göre de turnalar, yaşlanan anne ve babalarının da geçimlerini temin ederler. Turnalar, çiftler halinde yaşarlar ve tek eşli bir hayat sürerler. Yuvalarını diğerlerinden ayırırlar. Eğer avcı turnaları vurur ve çiftlerden biri ölürse, geride kalan turna yaşamaya devam etmez ölümü seçer ve gidip kendini suya bırakır.

Turna, Alevilik ve Bektaşilik kültüründe de çok önemlidir. Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılan iki kuştur. Bu kuş, Alevî-Bektaşi folklorunda da önemli bir rol oynar ve Hz. Ali yi temsil eder. Sesi Hz. Ali’ye benzetilir. Bazı efsanelerde de Ahmet Yesevi’nin turnaya dönüşebildiği anlatılır.

Cem ayinlerinin önemli bir unsuru olan semahlardaki hareketlerin her birinin ayrı ve özel bir anlamı bulunmaktadır. Turna Semahı ise, turnanın uçuşunu çağrıştırır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer; yavaş ve mağrurdur. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönerler.

Turna kuşunun, Alevi edebiyatında da özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır.
“Yemen ellerinden beri gelirken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?
Havanın yüzünde semah dönerken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

Erzurum yöresine ait sıra barlarından dördüncü barın adı da “Turna Barı”dır. Turna Barında biri kadın, diğeri erkek olmak üzere iki oyuncu, bir çift turnayı temsil ederler. Oyunda ara sıra ötüşme taklitleri yapılır. İki oyuncunun birbirleri etrafında dönmeleriyle oyuna başlanır. Erkek oyuncu dişiyi aldatarak diz üstü yere çöktürür. Etrafında üç devir yaptıktan sonra sırtına çıkıp oynar. Sonra da yine erkek tarafından kaldırılır ve oyun biter. Turna barı, düğünlerde Erzurum kadınlarınca da oynana gelmiştir.

Turna sadece Anadolu kültüründe değil, Japon kültüründe de önemli bir simge olarak yer almaktadır.
Turna Kuşu, Orta Asya`dan Japonya`ya oradan da Kore`ye kadar geniş bir kuşakta ve yine Asya’nın pek çok bölgesinde turnalar mutluluğun, şansın, uzun yaşamın ve barışın simgesi olarak kutsal kabul edilmektedir.

 12 yaşına kadar normal bir yaşam sürer. Doktorlar, hastalığına “atom bombası hastalığı” adı verilen kan kanseri teşhisini koyduklarında; uzun bir yaşamı, ümidi, iyi şansı ve mutluluğu temsil eden turnaların efsanesi yeniden yazılacaktır.

“Kağıttan Bin Turna Kuşu” efsanesine göre, hasta birisi eğer bin adet kâğıttan turnayı katlarsa, tanrılar bu kişinin dileğini yerine getirecek ve onu sağlığına kavuşturacaktır.  1945’te, Hiroşima’daki evlerinin yaklaşık 1 mil uzağına atom bombası atıldığında iki yaşında bir bebek olan ve kan kanserine yakalanan Sadako Sasaki,, hastalığını büyük bir cesaretle karşılayıp, kağıt turnaları katlama işine koyulur.

Sadako, turnalar için şöyle der: “Kanatlarınıza huzur yazacağım; böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.” Ancak küçük Japon kızının bin adet turnayı katlamaya gücü yetmez.
Sadako, 25 Ekim 1955 günü 644 kâğıttan turnayı 645’inci turnaya tamamlayamadan hayata gözlerini yumar. Arkadaşları, eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömerler.

O günden bu yana turna kuşu, barışın ve nükleer silahsızlanmanın uluslararası sembolü olur. Sadako’yu tasvir eden bir anıt, Hiroşima’daki Barış Parkı’na dikilir.

Bugün, dünyada acı çeken çocukların ortak duygusunu yansıtan turnalar, “Bu bizim çığlığımız, bu bizim duamız: Dünyada barış” yazılı anıta gönderilmeye devam ediyor.
Her sene Ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroshima’ya gönderilir.

Kuşlar

Leylek

Arapça aynı kuşa verilen “laklak” isminden geliyor. Bu kelime de bu kuşun çıkardığı “lak lak” seslerinden yansıyarak oluşmuş.

Bebeği leyleklerin getirdiği hikayesinin kökeni İskandinavya'ya kadar uzanıyor.

Göçmen kuşlardan olan leylek, yaşam tarzı ile insanların daima ilgisini çekmiş. Kuşlara göre uzun sayılabilecek yetmiş yıllık ömürlerinde, her sene aynı yuvaya dönmeleri, insanlara yakın olarak evlerin bacalarında yuva yapmaları, tek eşli yaşamları, yavrularını yuvada uzun süre itinayla beslemeleri, genç yetişkin leyleklerin ailenin dermansız yaşlı bireyleri ile ilgilenmeleri, onlara yiyecek temin etmeleri ve korumaları insanlarda saygı uyandırmış.

Antik Roma devirlerinde insanlar, leyleklerin düşünceli, özverili yaşam tarzlarından o kadar etkilenmişlerdir ki küçüklerin yaşlı büyüklerini gözetmeleri konusunda çıkarılan yasalara 'leyleklerin yasası' adı verilmiş. Benzer şekilde eski Yunan'da da 'stork' (leylek) ismi 'storge' olarak 'tabiattaki güçlü sevecenlik' anlamında bir deyim olarak kullanılmışt.

Sonuç olarak, Anadolu'da güneyden, Arabistan yönünden geldiği için 'hacı leylek' diye nitelendirilen, doğum yapılan evin bacasında oturan bu saygın kuş, yeni doğan bebeğin nasıl geldiğinin çocuklara en şirin şekilde açıklanabilmesi için anneler tarafından aracı olarak seçilmiş.

Kuzey Avrupa'da yüzyıllar boyunca popüler olan bu hikayenin Avrupa'nın diğer yörelerine ve dünyaya yayılması on dokuzuncu yüzyılda Danimarkalı ünlü masal yazan Hans Christian Andersen'in yazdığı masallar sayesinde gerçekleşmiş.

Leyleklerin ses telleri yeterince gelişmemiştir. Eşlerini çekmek için gagalarını tıkırdatarak, kanatlarını açıp kaparlar. Yani 'leyleğin ömrü laklakla geçer' ifadesindeki “Laklak” denilen sesler aslında sevgi sözcükleri.



Uzak ülkelerden göç eden leylek sürülerini gören insanların o sene çok gezecekleri düşünülür, leylekler gibi gezmek isteyen insanlar ayaklarını havaya kaldırıp leylekleri izlerler.

Kuşlar

Kuğu

Eski Türkçe’de de bu kuşa verilen isim. Eskiden Kugu imiş ama zamanla yumuşamış.

Kuşlar

24 Nisan 2014 Perşembe

Penguen

İngilizce’deki pinguin kelimesinden dilmize geçmiş, İngilizce’ye ise Gallercekei pengwyn yani pen +  gwyn; "beyaz kafa" tamalmasından geliyor.

Kuşlar

Karga

Uygurca’da kara kuş anlamına gelen karga, Eski Türkçe’de de kullanılıyor.

Kuran'da El Maide suresinde Karga'ya yer verilmiş: "Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini ona göstermek üzere, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Çünkü ilk defa bir ölüm oluyor ve Kâbil gömmeyi düşünemiyordu. Yapacağı işi bir kargadan öğrenince) "Bana yazıklar olsun! Kardeşimin ölüsünü örtmek konusunda, bu karga kadar olamadım dedi de ettiğine yananlardan oldu" (el-Mâide 5/27-31).

Kuzeyli kültürlerde karga veya kuzgun öldürmenin büyük bir laneti çağıracağına inanılır ve bu kuşlar asla öldürülmezmiş. Hz. Muhammed de karga eti yiyenlerin cehenneme gideceklerini söylermiş.


Ayrıca kargaların çok zeki olduğu, alet kullanabildiği, bilgilerini depolayıp diğer nesillere aktarabildiği, takım çalışması ve plan yapabildiği bilinir. Kargaların çok uzun ömürlü olduğu da söylenir ancak şu ana kadar kaydedilmiş en uzun yaşana karga 56 yaşında.

Kuzgun

Eski Türkçe’de "karanlık" anlamına gelen “Kuzğun” kelimesinden geliyor.  Kuzguni rengi de yine bu karanlık renge atıfta bulunuyor.

Kuşlar

Saksağan

Eski Türkçe’de şakızgan, yani şakız+öten denilen bu kuşun adı Moğolca’da kuş ötüşünü ifade eden şak sesinin yansımasıyla oluştuğu düşünülüyor.

Kuşlar

Güvercin

Eski Türkçe'de Göğerçin, göğe dönmek, mavileşmek, uçmak, uçan, göğe eren kuş.

Beyaz güvercin barışı sembolize eder. Büyük tufan sonrasında Nuh’a gagasında bir zeytin dalıyla geri dönen beyaz güvercinin hikayesinden kaynaklanmaktadır. Güvercin tufanın sona erdiğini ve insanlar için yeni bir başlangıcın mümkün olduğunu müjdelemiştir. Bu nedenle aynı zamanda “barış umudu” anlamına da gelmektedir.



Kuşlar